1921 ANKARA ANLAŞMASINA GÖRE SURİYE ARTIK TÜRKİYE CUMHURİYETİ TOPRAĞIDIR

1921 ANKARA ANLAŞMASINA GÖRE SURİYE ARTIK TÜRKİYE CUMHURİYETİ TOPRAĞIDIR

Türkmenlerce Kubanlı,

Kürtlerce Kobani,

Araplarca Ayn-el Arab ve bugün itibarıyla IŞİD tarafından Ayn-el İslâm olarak isimlendirilen bir şehir.

Kobani, son bir aydan beri Türkiye gündemini meşgul eden en önemli konulardan biri.

Suriye sınırımızın hemen yanı başında Suruç'un karşısında küçük bir Türkmen-Kürt ve Arap kasabası. Suriye'de rejime yönelik ilk mücadele hareketleri başladığında Salih Müslim'in başını çektiği PYD güçleri, Suriyeli Muhaliflerin oluşturduğu ÖSO (Özgür Suriye Ordusu) çatısı altında yer almaktan kaçınmış ve hatta daha da ileri gidip Beşar Esed ile işbirliği yapıp ÖSO ile çatışmıştı. Yani anlayacağınız Beşar Esed'in attığı tavuk kemiğinin cazibesine kanan Salih Müslim denilen geri zekâlı bugün Kobani'de yaşanan tüm gelişmeleri bizzat kendi eliyle hazırladı. “Küçük olsun benim olsun” prensibiyle hareket edip kendine ait küçük bir otonom prenslik kurma sevdasına kapılan bu garip aptal, IŞİD'in saldırıları artıp Kobani'nin Doğu mahalleleri örgütün eline geçince apar topar Türkiye'ye geldi ve “ben bir halt ettim, elinizi ayağınızı öpeyim” deyip el-aman diledi. Fakat artık iş işten geçti. Kobani etrafında aylar boyu süren çatışmalar yaklaşık 200 bin mültecinin Türkiye'ye sığınmasına, binlerce insanın ölmesine, insanların evlerinden yurtlarından sürülmesine neden oldu. Olayların bu raddeye gelmesinin tek sorumlusu vardır o da; Salih Müslim ve PYD. Halbuki Özgür Suriye Ordusu yanında yer alıp, Kuzey Suriye'de belli bir rezonans sağlamış olsalardı belki de Esed rejiminin bugüne gelmesi bile mümkün olmayacaktı. ÖSO, bir taraftan Esed güçleri ile çatışırken, bir taraftan da PYD ile çatışmak zorunda kaldı ve boşu boşuna büyük bir sinerji kaybı yaşandı.

Şimdi bu olayları bir yana bırakalım ve biraz Kudüs Fatihi Selahattin Eyyubi'den bahsedelim. Selahattin Eyyubi, Anadolu Selçuklu Devleti'ne bağlı ve Musul'a egemen olan Zengilerin hizmetine girip Baalbek valisi oldu ve bölgesel savaşlara katıldı. İlk ciddi başarısını 1162'deki Mısır Seferi'nde gösterdi. 2 Ocak 1169′da Haçlıları bozguna uğrattı ve Mısır'dan çekilmek zorunda bıraktı. Fatimi Halifesi el-Adid, onu 23 Mart 1169'da “el-Melikü'n-Nasır” unvanıyla Mısır vezirliğine atadı ve aynı zamanda Musul Atabeyliği'nin Suriye Emiri yaptı. Mısır'da Şiiliği yasaklayarak Şafiiliği resmi mezhep ilan etti. 1172′de yetkisini tanımadığı ve anlaşamadığı Fatimi halifesinin simgesel varlığını sona erdirerek Cuma hutbelerinin Abbasi Halifesi el-Mustezi adına okunmasını buyurdu. Nurettin Zengi'nin ölümüyle Selahattin Eyyubi'nin kurduğu devlet tam bağımsız oldu (13 Nisan 1175). Sudan, Suriye, Hicaz, Yemen ve çevre ülkelerde de egemenliğini genişleten Selahattin Eyyubi gittikçe güçlendiyse de sultan unvanını hiç kullanmadı. Selahattin Eyyubi, bir aylık bir kuşatmadan sonra Ekim 1187′de Kudüs'ü ele geçirdi. Hıristiyan halka son derece hoşgörülü davrandı. Mescit-i Aksa başta olmak üzere öteki dinsel eserleri onarttı. Şam'da dinlenmeye çekildi ve orada öldü. Selahattin Eyyubi, kişiliği ve izlediği uzlaşmacı politika ile yalnız İslam ülkelerinde değil, yıllarca savaştığı Hıristiyan ülkelerinde de saygı gördü. Müslümanlığa içten bağlı bir hükümdar olarak din kurallarından asla ödün vermedi. Fatimiler döneminde Mısır halkına benimsetilmeye çalışılan Şiiliğin yerine Sünniliğin geçerli olmasına çaba harcadı. Bir savaşçı olarak yetiştirilmemesine karşın, zekâsı ve inancıyla ordularının önemli zaferler kazanmasını sağladı. Tarihçilerin ortak yargısına göre o üstün bir savaşçı olmaktan çok, eşsiz bir politikacı ve uzlaşmacıydı.

Şimdi bakıyorum da Selahattin Eyyubi'nin zekâ ve politik uzlaşmacılığından, şu anki Türkiye ve Suriye coğrafyasında yaşayan hiçbir Kürt aydın ve politikacı nasiplenmemiş. Bu insanların, Selahattin Eyyubi gibi asil, adil ve büyük bir komutanın soyundan geldiğine inanmak ise oldukça güç. “Kobani dolayısıyla eylem yapan HDP ve PKK mensuplarının ne yapmak istediğini anlayan bir adım öne çıksın” denilse herhalde adım atacak kimseyi göremezsiniz. İstanbul'da, Ankara'da, Bursa'da, Diyarbakır ve Hakkari başta olmak üzere bir çok şehirde IŞİD'in Kobani saldırılarını protesto amacıyla eylemler yapılıyor, molotoflar atılıyor, belediye otobüsleri yakılıyor, dükkan ve işyerlerine zarar veriliyor. Bu eylemlerden amaçlanan acaba nedir? IŞİD'in arkasında Türkiye'mi var? IŞİD'in eline silahları Türkiye'mi veriyor? Irak ve Suriye genelinde insanları Türkiye'mi kesip biçiyor? Türkiye bu işin neresinde söyler misiniz bana. Kobani'den can havliyle kaçıp Türkiye'ye sığınan insanları sırtında taşıyan Türk askerine eline geçirdiği taşı atan HDP'li Aysel Tuğluk, Gezi Olaylarında eylemcilere sonsuz destek veren Sırrı Süreyya Önder, “senin devletin” diyerek Türk askerine kafa tutan Gülten Kışanak, hemen her olayın içinde kendine yer bulmaya çalışan CHP'li Mahmut Tanal gibi show insanları ne yapmak istiyor? Türkiye, Kobani'den kaçan insanları ülkeye kabul etmese, onları sınırın öte yakasında aç bi aç bıraksa, ilgilenmese, IŞİD'in onları öldürmesine göz yumsa ve mazlumları IŞİD'e teslim etse bu kişilerin yaptıkları eylemlere hak verebiliriz. Ancak bunların hiçbiri yok. Türkiye bugüne kadar Suriye'den kaçıp gelen yaklaşık 2 milyon sığınmacıya 4 yıl boyunca baktı ve her ihtiyacını karşıladı. Mültecilere harcanan para ise bugün birçok Batı ülkesinin altından kalkamayacağı derecede önemli bir rakam ki yaklaşık 4 milyar dolar. Dünya ülkelerinin tamamından Türkiye'ye aktarılan yardım miktarı ise çok komik ama sadece 150 milyon dolar.

Kobani'deki IŞİD saldırılarından dolayı İstanbul, Ankara, Diyarbakır ve diğer büyük şehirlerimizde eylem yapan geri zekâlı HDP ve PKK'lılara sorulması gereken en önemli soru şu; “Peki TBMM'nce Hükümete yurt dışı operasyon yetkisi tanıyan tezkereye neden RED OYU VERDİNİZ? Kürt siyaseti bu türden ikiyüzlü siyasetçilerle gelecek inşa edemeyeceğini artık kabullenmelidir. Birkaç günden beri büyük şehirleri yakıp yıkan vandallar ve hain alçaklar, Türkiye Cumhuriyeti devletinin bugüne kadar ırk, din, dil farkı gözetmeksizin Suriyeli mültecilere yaptığı tüm yardımları görmezden gelip tüm ahlâksızlıklarını sergilemektedir. HDP ise şu an için tribünlere oynayıp çatışmaları şiddetlendirmenin keyfini yaşamaktadır. Burada tek bir amaç var o da;  çözüm sürecinin akamete uğraması. Çünkü bu siyasetçi bozmaları biliyorlar ki, Türkiye'deki kardeş kavgası sona erdiğinde kendilerinin hiçbir fonksiyonu ve hükmü kalmayacak. Bugüne kadar PKK terörünün arkasına saklanıp Kürt gençlerinin ölmesinden nemalanan Kürt siyasetçileri, Barış ve Kardeşlik Projesinin politik hayatlarının sonu olacağını çok iyi biliyorlar. Dağda ölen Memo'nun, Maho'nun cenazesinde ortalığı karıştıran ve yeni ölümlerin yaşanmasından zevk alan bu nekrofili bağımlıları, bölgeye huzur ve refahın gelmesinden o kadar rahatsız oldular ki Kobani olayını kendileri için adeta bir kurtarıcı olarak gördüler. Abdullah Öcalan'ın barışa sımsıkı sarılması gerektiğini ifade eden yapıcı konuşmalarına rağmen, PKK ve HDP'nin bir kesimi maalesef barış sürecinin devamını hiç ama hiç arzu etmemekte. Fakat bu da gelip, bu da geçecektir. Herkes yaptığından kalacak, Kürt halkı eninde sonunda doğruları görecek ve devletinin yanında yer alacaktır. Kobani eylemlerinden dolayı bir anda Gezi Olayları havasına giren ve halkı acımasızca isyana teşvik eden merkez ve paralel medya ile bu grupların kalemşörlerine ise söylenecek laf yok. Silistreli bir Rum Papazın kızına aşık olan Ebubekir Efendinin, kendisinden Hıristiyan olmasını isteyen papaza söylediği “Kırk yıllık Kâni olur mu Yanni?” sözü gibi iki cihan bir araya gelse bu kalemşörlerin düzeleceği yok.

Türkiye, dünyanın hiçbir ülkesinin yapmayacağı derecede Suriye sorununu sahiplenmiştir. Bu sorunun bir an önce çözümlenmesini de en başta Türkiye arzu etmektedir. Sığ düşünen, günü kurtarmaya çalışan, büyük resim yerine küçük resme bakmayı alışkanlık haline getiren, 200 yıl önceki feodal yapılara özlem duyup kendi aşiret devletini kurmaya çalışan, “büyük olsun hepimizin olsun” felsefesi yerine “küçük olsun benim olsun” saplantısından kurtulamayan, Beşar Esed gibi Ortadoğu diktatörlerinin kuklası olmayı ilke edinen, dostunu düşmanını ayırt edemeyen sözüm ona Kürt liderlerle Ortadoğu sorunu halledilemez, oyun da kurulamaz. “Gelene ağam, gidene paşam” diyen bu siyasetçilerin ağzından çıkan hiçbir lafın geçerliliği ve güvenirliliği yoktur.

Kobani eylemleri sırasında dört ilimizde sokağa çıkma yasağı ilan edildi ve 9 kişi hayatını kaybetti. Bunun vebalini hiç kimse ödeyemez. Salih Müslim, Aysel Tuğluk, Gülten Kışanak, Sırrı Süreyya Önder, Mahmut Tanal gibi siyasetçi süprüntülerinin ölen gençlerden dolayı üzüntü duymaları bir yana, zevk aldıkları da bir gerçek. Kaos, kargaşa, kan ve gözyaşından mutluluk duyan, kendi insanının ölmesini arzulayan, devletin milletin malının yakılıp yıkılmasından nemalanmayı arzulayan bir siyasetçi profili olabilir mi? PYD, YPG ve PKK'nın kerameti kendinden menkul savaşçıları, IŞİD gibi vahşi bir terör örgütünün koyun boğazlar gibi insan kestiği infaz yöntemlerini görünce topukları kıçlarına değe değe Türkiye'ye kaçtılar. “Savaşın bile ahlâklısı vardır” sözü IŞİD'in uygulamaları ile doğrulandı. Polise ve askere taş atmaktan çekinmeyen, molotof bombalarıyla binaları ve araçları yakarak tahrip eden bu Neron kılıklı PKK mensupları, acaba aynı hareketi başka bir ülkede yapsalar başlarına neler gelirdi? Kobani'yi bahane edip Türkiye'de eylem yapanların asıl eylem yeri Suriye ve özellikle de Kobani değil midir? Sokak eylemlerine karışan ve hemen her gün olay çıkartan bu yaratıkların onda biri bile Kobani'ye savaşçı olarak gitse zaten IŞİD diye bir şey kalmayacaktır. Allahın işine karışılmaz ama ben yine de büyük bir sabırla bu sürüngenlerin ne için yaratıldığını anlamaya çalışacağım.

Kobani düştü düşecek.

Türk tankları sınır bölgesinde konuşlanmış durumda.

Ancak gerek Başbakan Davutoğlu ve gerekse Başkan Erdoğan şu an için Suriye'ye adım atmamakta kararlı. Nedeni ise IŞİD ile mücadele kapsamına Beşar Esed'in alınmaması. Havadan uçuşa yasak bölge ve güvenli bölge ilan edilmeden ve Esed yönetimi de mücadele kapsamına alınmadan Türkiye bu oyunda yer almak istemiyor. Üstelik Türkiye bu isteklerinde de oldukça haklı. IŞİD tehlikesinden arındırılacak bir bölgenin, daha sonra Esed veya Esed tarafından sahneye sürülecek bir başka örgüt tarafından doldurulmaması için bunlar oldukça doğru talepler. Çünkü herkes biliyor ki Esed ve Suriye Baas'ı ortadan kalkmadan bu coğrafyada kalıcı bir barış sağlanamaz.

1921 Ankara Anlaşmasına Göre Suriye Artık Türkiye Cumhuriyeti Toprağıdır…

Başbakan Davutoğlu'nun geçen hafta bir konuşmasında dile getirdiği; “2023 yılında Türkiye Cumhuriyeti bir cihan devleti olacaktır” sözü çok ama çok önemli bir açıklamadır. Birçok kişi bu sözün içindeki derin felsefi düşünceyi anlayamadı. Türkiye bu dakikadan sonra artık belli bir hedefe odaklanmıştır. 90 yıldır uyuyan, uyutulan, uyandırılmayan Türkiye artık tarih olmuştur. Türkiye bundan sonra hemen her konuda ve her coğrafyada daha etkin olacaktır. Daha da önemlisi 90 yıldır açık kalan hesaplar birer birer kapatılacaktır. Lozan Anlaşması ve Montrö Sözleşmesi ile Türkiye'nin boğazına geçirilen prangalar kopartılacak, yeni sınır düzenlemeleri yapılacaktır. Kopartılan aileler, ayrılan halklar tekrardan bir araya getirilecek, yeni bir Ortadoğu kurulacaktır.

Musul, Kerkük, Halep, Şam, Hama, Humus, Lazkiye, Rakka, Haseki ve daha birçok bölge Türkiye coğrafyasına katılacaktır. Ortadoğu'nun diktatoryal devletleri domino taşı gibi birer birer devrilecektir. Mısır, Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Katar, Yemen, Ürdün, Filistin gibi yapay ve suni devletlerin tamamı önümüzdeki 20-25 yıl içerisinde tarih sahnesinden silinip gidecektir. Yakın gelecekte bu coğrafyada içişlerinde bağımsız dışişlerinde Türkiye'ye bağlı çok sayıda otonom devletler göreceğiz. KKTC'nin Birleşmiş Milletler'de Kıbrıs Türk Devleti olarak tanımlanmasına itiraz eden Mısır tarzındaki Amerikan ve İngiliz uşağı devletlerin ömrü artık sayılıdır.

Türkiye için ilk hedef Misak-ı Milli'nin tamamlanmasıdır. İngilizlerin ayak oyunları ve İsmet İnönü gibi hainler sayesinde Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan birçok toprak parçası tekrardan aslına dönecektir.

Suriye ile Türkiye arasında son dört yıldan beri yaşanan sorunlar, 90 yıl boyunca kimsenin dikkatini çekmeyen ve bilerek unutturulan bazı topraklarımızı tekrardan gündeme taşımamı gerektirdi. Fransa ile Ankara Hükümeti arasında 1921 yılında imzalanan Ankara Anlaşması, bünyesinde birçok bilinmeyeni barındırmaktadır. 13 maddelik bu anlaşma, basit olduğu kadar her iki taraf açısından da ilkler niteliğindedir. Öncelikle bu anlaşma Ankara Hükümetinin yabancı bir Batılı devletle imzaladığı ilk anlaşma olup, en azından o yıllarda güney sınırlarımızın savaş tehdidinden arındırılması gayesini gütmekteydi.

Sykes-Pycot Anlaşması ile Osmanlı topraklarını paylaşma sevdasına düşen Rusya, İngiltere ve Fransa, bugün Suriye olarak isimlendirilen ama aslında Halep ve Şam vilayetlerini kapsayan topraklarımızı Fransa'ya, Musul, Bağdat ve Basra vilayetlerimizi de İngilizlere vermeyi hedeflemişti. Anadolu'da devam eden kurtuluş mücadelesi esnasında 1921 Ankara Anlaşması'nın içeriğine Süleyman Şah Türbesi dışındaki hiçbir yer açıkça yerleştirilmedi. Ancak bu anlaşmanın 13. maddesi çok korkunç bir gerçeği saklamaktadır. İlk okunduğunda çok basit ve insani bir gereklilik gibi görülen bu madde, aslında Halep ve Şam vilayetlerimiz içerisinde Türk vatandaşlarına ait olan ve vergisel açıdan Türkiye Cumhuriyeti devletinin hüküm ve tasarrufu altında bulunan milyonlarca dönüm arazinin mülkiyetini izah etmekteydi. Ankara Anlaşmasının 13. maddesinde tarif edilen araziler bugün çoklukla Osmanlı Devletinin Halep ve Şam vilayetleri içerisinde kalmakta olup, milyonlarca dönüm araziden oluşmaktadır. Bu araziler bugünkü Suriye'nin Halep, Şam, Hama, Humus, Rakka, Deyr-uz Zor, Haseke, İdlib, Lazkiye ve Tartus vilayetlerini kapsamaktadır. Cumhuriyetin kuruluşunu takiben bu sorun ara sıra gündeme gelmiş ancak sonraları kişiliksiz idarecilerin de etkisiyle unutulup gitmiştir. Bu sürecin geçmişini ve hangi merhalelerden geçerek bugünlere intikal ettiğini size aktarmak istiyorum.

Ankara, 20 Ekim 1921. Bir yıl önce kurulan Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Fransa hükümeti temsilcisi Franklin Bouillon ile Halep ve Şam vilayetlerimizin elimizden çıkışına ilişkin anlaşmayı imzalıyor. Anlaşmanın tüm maddeleri aşağıda şekildedir;

Madde 1) Her iki taraf işbu anlaşmanın imzalanmasından itibaren aralarında harbin sona ereceğini bildirirler. Ordular, mülki memurlar, ahali keyfiyetten derhal haberdar edilecektirler.

Madde 2) İşbu anlaşmanın imzasını müteakip, her iki tarafın harp esirleriyle mevkuf veya mahbus Türk, Fransız bütün şahıslar serbest bırakılacak ve kendilerini, tevkif eden taraf yol masrafını ödeyerek gösterilecek en yakın şehre gönderilecektir.

Madde 3) İşbu anlaşmanın imzasından başlayarak, en geç iki ay içinde Fransız kıtaları 8. maddede de yazılı hattın güneyine ve Türk kıtaları da kuzeyine çekileceklerdir.

Madde 4) 3. maddede belirtilen müddet zarfında seçilecek bir karma komisyon bu maddenin ne şekilde tatbik olunacağını tespit edecektir.

Madde 5) Her iki taraf boşaltılan arazide, buranın işgalini müteakip genel af ilan edecektir.

Madde 6) Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Misak-ı Milli'de açıkça tanınan azınlıklar haklarının, bu hususta müttefikler ile bunların düşmanları ve bazı dostlar arasında yapılmış mukavelelerdeki esaslara dayanarak, kendi tarafından teyit olunacağını bildirir.

Madde 7) İskenderun Bölgesi (Hatay) için özel bir idare usulü tesis olunacaktır. Bu mıntıkanın Türk ırkından olan ahalisi kültürlerinin inkişafı için her türlü teşkilattan faydalanacaklardır. Türk lisanı orada resmi dil olacaktır.

Madde 8) 3. maddede zikredilen hat: İskenderun Körfezi'nde Payas'tan başlayarak Meydan-ı Ekbez-Kilis-Çobanbeyli istasyonuna gidecek ve demiryolu Türkiye'de kalmak üzere Çobanbeyli'den Nusaybin'e varacaktır. Payas ile Meydan-ı Ekbez ve Çobanbeyli istasyonları Suriye'de kalacaktır. İşbu anlaşmanın imzasından itibaren bir ay içinde mezkur hattı tespit etmek üzere her iki taraf delegelerinden mürekkeb bir komisyon seçilecek ve bu komisyon tespit muamelesine nezaret edecektir.

Madde 9) Osmanlı sülalesinin kurucusu Sultan Osman'ın dedesi Süleyman Şah'ın Caber kalesinde bulunan ve Türk mezarı ismiyle belirli türbesi müştemilatı ile Türkiye'nin malı olacak ve Türkiye oraya muhafızlar koyacak ve Türk bayrağı çekecektir.

Madde 10) Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Pozantı ile Nusaybin arasındaki Bağdat demiryolu parçasını, Adana ilinde yapılmış bulunan şubelerin işletme hakları ile beraber bütün ticaret ve ulaştırma işlerini Fransa Hükümeti'nin göstereceği bir Fransız grubuna vermesini kabul eder. Türkiye Hükümeti Meydan-ı Ekbez'den Çobanbeyli'ye kadar Suriye arazisinde demiryolu ile askerî ulaştırma yapacaktır.

Madde 11) İşbu anlaşma yürürlüğe girdikten sonra seçilecek bir karma komisyon Türkiye ile Suriye arasındaki gümrük işlerini düzenleyecek, bu işlem yapılıncaya kadar her iki hükümet hareketinde serbest olacaktır.

Madde 12) Türkiye ve Suriye, Kırık suyundan hakkaniyet üzere faydalanacaklardır. Suriye Hükümeti, masrafı kendisine ait olmak üzere Fırat nehrinin Türkiye kısmından su alabilecektir.

Madde 13) Madde 8'de belirtilen hududun her iki tarafında oturan yerli ve yarı göçebe halk buradaki otlaklardan faydalanacak veya emlak, araziye sahip bulunanlar eskisi gibi haklarını kullanmaya devam edeceklerdir. Bunlar işletme ihtiyaçları için serbestce ve hiç bir gümrük veya otlak resmi ve ne de başka bir resim vermeksizin hayvanlarını, araçlarını, tohumlarını ve bitkilerini taşıyabileceklerdir. Bunlara ait vergileri oturdukları memlekette ödemeleri kararlaştırılmıştır.

Şimdi 1921 Ankara Anlaşması'nın 13. maddesini tekrardan dikkatle okuyalım;

Madde 13) Madde 8'de belirtilen hududun her iki tarafında oturan yerli ve yarı göçebe halk buradaki otlaklardan faydalanacak veya emlak, araziye sahip bulunanlar eskisi gibi haklarını kullanmaya devam edeceklerdir. Bunlar işletme ihtiyaçları için serbestçe ve hiçbir gümrük veya otlak resmi ve ne de başka bir resim vermeksizin hayvanlarını, araçlarını, tohumlarını ve bitkilerini taşıyabileceklerdir.Bunlara ait vergileri oturdukları memlekette ödemeleri kararlaştırılmıştır.

Anlaşmanın bu maddesinin son kısmı çok ama çok önemlidir. Yani, Türkiye Cumhuriyeti'nin vatandaşı olup da Suriye'de toprağı, emlâkleri bulunan kişiler, Suriye'deki mal varlıkları üzerinde her türlü tasarrufu yapabilecek, çalışıp mal ve hizmet üretebilecek ama tek bir kuruş vergi ödemeyecektir. Bu kişiler kazançlarının vergisini sadece Türkiye'ye verecektir. Neden; Çünkü bu topraklar Türkiye Cumhuriyeti devletine aittir. Yani Süleyman Şah nasıl bir Türk toprağı ise ve orada Suriye Devleti'nin hiçbir tasarruf hakkı yok ise, bu topraklarda da Suriye hükümetinin tasarruf hakkı yoktur.

Aynı hak Suriye vatandaşı olup da Türkiye tarafında gayrimenkul ve mal varlığı olanlar için de geçerlidir. Şimdi realiteye geçelim. Bugün durum nedir?

Baas rejimi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Suriye tarafındaki topraklarını Ankara Anlaşması'na aykırı olarak 1958'de tamamen kamulaştırmıştır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları 1958 yılından sonra bu haklarını kullanamaz hale gelir. O vakitten sonra Türkiye bu anlaşmanın gereğinin yerine getirilmesi için hiçbir talepte bulunmaz. Türkiye ise Suriye vatandaşlarının Türkiye'de bulunan 60 bin dönümlük toprağını kiraya verip elde ettiği geliri, ileride onlara teslim etmek üzere bir emanet hesapta tutar.

Artık Ankara Anlaşması'nı masaya yatırmanın zamanı gelmiştir. Suriye bağımsızlığını kazanırken Fransa'nın imza attığı tüm anlaşmaları kabul etmiştir. Bu aşamadan sonra Türkiye'nin önünde iki seçenek bulunmaktadır;

1)Türkiye bu sorunu Lahey Adalet Divanı'na taşıyabilir ve söz konusu topraklar fiilen Türkiye Cumhuriyeti'ne geçebilir.

2)Türkiye, Ankara Anlaşmasının şartlarının Suriye tarafından açıkça ihlal edildiği gerekçesiyle 1921 Ankara Anlaşmasını geçersiz ilan edip, Halep ve Şam vilayetlerimizin tekrardan kendi topraklarımıza katıldığını dünyaya duyurabilir.  

Türkiye 90 yıllık veresiye defterini önüne koyup, eski hesapları kapatmaya başlamak zorundadır. Bugün bizim misafirimiz olan 2 milyon Suriye vatandaşı, bundan 90 yıl önce Devlet-i Aliye-i Osmaniye'nin vatandaşıydı. Bölünmeyi onlar istemedi. O yılların küresel güçleri olan İngiltere ve Fransa ellerine bir cetvel ve gönye alıp Ortadoğu topraklarımızı parselleyip paylaştı. Türkiye'de yaşayan Suriyeliler bugün bir şeyi çok açık ve net şekilde görmektedir. Diktatoryal bir devlette yaşamak yerine, hak ve özgürlüklerin rahatça kullanılabildiği bir ülkede yaşamanın farkını artık çok iyi biliyorlar. Yarın Suriye'de her şey düzelse ve bu insanlar kendi memleketlerine geri dönse dahi, artık Suriye hiçbir zaman eski Suriye olamayacaktır. Çünkü artık ne Suriye eski Suriye'dir, ne de Suriye halkı eski Suriye halkıdır.

Pek yakında araç plakalarında 82, 83, 84 ve onları takip eden diğer bazı numaraları da görebiliriz.

Her şeyin hayırlısı…VECİHİ ÇINAR


 

Etiketler; #Vecihi ÇINAR
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.